Ankara-Tel Aviv hattında Akdeniz ve bölgesel politikalar ekseninde gerilim tırmanırken Haaretz gazetesi Türkiye’nin yeni stratejisini analiz etti. Gazeteye göre Türkiye ve Ankara’daki NATO zirvesiyle Körfez’i kapsayan yeni bir güvenlik düzeni kurmak istiyor
2023 yılının Eylül ayında, Türkiye ile İsrail arasındaki diplomatik ilişkiler son yılların en sıcak ve pozitif dönemlerinden birini yaşıyordu. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu için New York’ta bulunan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile bir araya gelmiş; karşılıklı iş birliği, enerji ortaklıkları ve bölgesel normalleşme adımları masaya yatırılmıştı.
İki ülke liderlerinin kameralara verdiği olumlu mesajlar, Ortadoğu’da yeni bir stratejik dönemin başladığının işareti olarak yorumlanıyordu.
Bu bahar havası çok kısa sürdü. 7 Ekim’de patlak veren çatışmalar ve ardından İsrail’in Gazze’ye yönelik başlattığı yıkıcı hatta soykırıma varan saldırıları sonrası iki ülke arasındaki ilişkiler tamamen koptu.
Son olarak dün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Doğu Akdeniz ile ilgili sözlerine Netanyahu X üzerinden yanıt verdi. Netanyahu’nun ifadelerine Türkiye’den sert tepki geldi.
Bu bağlamda Haaretz gazetesi yaşananlara dair bir analiz yayınladı. Haaretz‘in analizi şu şekilde:
“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan partisinin milletvekillerine hitaben yaptığı konuşmada, “Kimse macera aramasın. Kimse Siyonist katliam şebekesinin izinden gitmesin… İsrail, mevcut hükümetiyle sadece bölge için bir tehdit değil, tüm insanlık için bir tehlike kaynağı haline gelmiştir” ifadelerini kullandı.
İlk bakışta bu sözler, Erdoğan’ın son dönemdeki konuşmalarında sıkça yer verdiği İsrail’e yönelik sert kınama salvolarından biri gibi görünüyor.
Bu sert sözler, aslında arka planda iletilmek istenen çok daha önemli bir siyasi mesajın örtüsüydü. Erdoğan konuşmasının devamında, “Türkiye’nin güvenliği Hatay’dan başlamaz; Halep’ten başlar, Şam’dan başlar. Türkiye’nin güvenliği Beyrut’tan başlar… Kardeş ülkelerimizde oldu bittilere müsaade etmeyeceğiz, buraların saldırıya uğramasına göz yummayacağız. Lübnan ve Suriye iki egemen ülkedir ama aynı zamanda gönül ve kardeşlik coğrafyamızın birer parçasıdır” diyerek asıl stratejik planı ortaya koydu.
Erdoğan’ın kullandığı ifadeler sadece edebi veya yürek burkan bir edebi betimleme değil. Cumhurbaşkanı, Türkiye’nin Kafkasya’daki diğer “Türk halkları” ile ilişkilerinden bahsederken de benzer ifadeler kullanıyor. Bu kavram; salt soğuk çıkar ilişkilerinin ötesine geçen, tarihi ve kültürel temellere dayalı siyasi ve askeri ittifakları tanımlamak için kullanılıyor.
Ankara’nın Suriye ve Lübnan denklemi
Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara’nın en büyük askeri ve siyasi hamisi konumunda olan Türkiye, sadece Şara yönetimini sağlamlaştırmayı ve Suriye sınırlarını güvence altına almayı taahhüt etmekle kalmıyor; aynı zamanda bölgedeki siyasi nüfuzunu da kalıcı hale getirmeye çalışıyor.
İşte tam bu noktada denkleme Lübnan bileşeni dahil oluyor.
İsrail ve Lübnan sınır müzakerelerine başladığında Şam yönetimi, iki ülkenin ABD arabuluculuğunda varacağı olası bir anlaşmanın İsrail ordusunun Güney Lübnan’ın tamamında veya bir kısmında kalmasına meşruiyet kazandırmasından ciddi endişe duydu.
Bu durum, ABD’nin İsrail’in Suriye topraklarındaki askeri varlığını sürdürmesine de göz yumması adına endişe verici bir emsal oluşturabilirdi.
Dahası Şam, İsrail ile Lübnan arasında imzalanacak diplomatik bir anlaşmanın, ABD’nin Suriye üzerinde de baskı kurmasına yol açmasından korktu. Washington’ın, Şam’ı İsrail ile asla kabul edemeyeceği şartlarda benzer bir anlaşma imzalamaya zorlamasından ve bu durumun Ahmed eş-Şara’nın Trump ile şu an yürüttüğü iyi ilişkileri tehlikeye atmasından endişe edildi.
Erdoğan, İsrail ile Lübnan arasındaki müzakerelere yön vermek ve bu “oldu bittileri” daha başlamadan masada boğmak için Ahmed Şara’nın yanında durarak kendisini doğrudan Türk güvenliğine tehdit olarak gördüğü İsrail’in karşısına konumluyor.
Erdoğan aynı zamanda Trump’a da net bir mesaj gönderiyor:
İsrail-Lübnan arasında yapılacak herhangi bir anlaşma sadece iki taraflı kalamaz, aynı zamanda Suriye’nin çıkarlarını da gözetmek zorunda.
Şu an için Lübnan yönetimi ne Suriye’nin bu tutumundan ne de Erdoğan’ın hamlelerinden rahatsız görünüyor.
Lübnan, İran’dan bağımsız bir politika izleme konusunda nasıl ısrar ediyorsa, kendi dış politika kararlarını kendisinin vereceğini hem Şara’ya hem de dolaylı yoldan Türkiye’ye açıkça iletmiş durumda.
Hakan Fidan doktrini
Türkiye’nin Suriye’deki hamiliği ve Lübnan politikasına yön verme çabaları, aslında çok daha hırslı ve kapsamlı bir Türk stratejisinin yalnızca bir parçası.
Bölge, Trump’ın Körfez cephesinde alacağı kararları endişeli bir bekleyişle izlerken, Türkiye “ertesi gün” vizyonunun ana hatlarını çoktan şekillendirmeye başladı.
Erdoğan sahne arkasında İran savaşının yeniden alevlenmesini önlemek için mekik dokurken, aynı zamanda Türkiye’nin lider rol oynayacağı yeni bir bölgesel düzenin taşlarını döşüyor.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan tarafından geliştirilen doktrine göre Türkiye, uluslar arasındaki güvene dayalı bölgesel bir savunma ittifakı hedefliyor.
Fidan, İran savaşının başlamasından yaklaşık iki ay önce, ancak geçen haziran ayında yaşanan 12 günlük savaştan çıkarılan derslerle Ocak ayında Al Jazeera’ye verdiği mülakatta bu vizyonu şu sözlerle özetlemişti:
“Uluslar arasında güvene dayalı bir bölgesel ittifak; istikrarı, barışı getirmeye yardımcı olacaktır. Hiçbir gücün tahakkümü olmayacak; ne Türk tahakkümü, ne Arap tahakkümü, ne Fars ne de bir başka tahakküm.”
İran’ın Körfez ülkelerine yönelik gerçekleştirdiği eşi benzeri görülmemiş saldırı ve daha da önemlisi, ABD’nin buna karşı bugüne kadar doğrudan askeri bir yanıt vermemiş olması, Fidan’ın “bölgesel sahiplik” adını verdiği bu güvenlik ittifakına duyulan acil ihtiyacı Ankara’nın gözünde daha da haklı çıkardı.
Körfez’in güvenlik boşluğu ve Türkiye’nin fırsatı
Türkiye, İran’ın bölge ülkelerine yönelik füze ve drone saldırılarından neredeyse tamamen yarasız beresiz kurtuldu.
Türkiye’deki Amerikan üslerini hedef alan füzeler, üç kez NATO hava savunma sistemleri tarafından havada imha edildi.
Ankara bu saldırılara sert tepki gösterip kınasa da, Körfez ülkeleri gibi İran ile ilişkilerini tamamen koparmadı, Tahran’ı “düşman devlet” ilan etmedi ya da NATO’nun karşılıklı savunmayı öngören 5. maddesini işletme talebinde bulunmadı.
Ankara’daki bir hükümet araştırma enstitüsünde görevli kıdemli bir uzmanın Haaretz’e yaptığı değerlendirme, bölgedeki mevcut durumu net bir şekilde ortaya koyuyor:
“Bölgede ciddi bir stratejik vakum var.
Körfez ülkeleri, güvenlikleri için tek bir süper güce, yani ABD’ye sırtlarını dayamanın kendilerine aradıkları güvenliği sağlamadığını bir kez daha anladılar.”
Aynı uzman, Körfez ülkelerinin Trump ile kurdukları yakın ilişkilere, ABD’ye 1 trilyon dolar yatırım yapmalarına ve satın aldıkları devasa askeri teçhizata rağmen Amerikan taahhüdünü garanti altına alamadıklarına dikkat çekerek, “Hepsi bir tür şaşkınlık içinde ve yeni bir strateji arayışındalar. Bu durum tam da Erdoğan’ın elini güçlendiren bir zemin sunuyor” değerlendirmesinde bulundu.
Ankara’daki NATO zirvesi
Erdoğan, bu stratejik fırsatı 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilecek olan NATO Kuzey Atlantik Konseyi toplantısında lehine çevirmeyi hedefliyor.
Konseyin Türkiye’deki son toplantısı 2004 yılında yapılmış ve o dönem ittifakın iş birliği çerçevesi “İstanbul İş Birliği Girişimi” adı altında Kuveyt, Katar, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni kapsayacak şekilde genişletilmişti.
O tarihte Erdoğan, başbakan olarak iktidardaki henüz birinci yılını dolduruyordu ve bu süreç belki de uzun yönetim döneminin en zorlu yılıydı.
Türkiye o günlerde derin bir ekonomik krizden yeni çıkmaya çalışıyordu. Bir yıl önce başlayan Irak Savaşı’nda Türk parlamentosu, ABD’nin Irak’a karşı kuzey cephesi açmak için Türk topraklarını kullanmasını engellemiş ve bu karar Washington ile ilişkileri kopma noktasına getirmişti.
Türk ordusu o dönemde hala Erdoğan ve partisine şüpheyle bakıyor, onları izliyor ve belki de iktidardan uzaklaştırma planları yapıyordu. Üstelik PKK ile olan mücadele de zirve noktasına ulaşmıştı.
NATO’nun ikinci büyük ordusu yeni hamleye hazır
O günlerden bu yana Türkiye çok büyük bir mesafe kat etti. Sadece NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip devasa bir askeri güç olmakla kalmadı; aynı zamanda Orta Doğu ülkeleri için kilit bir stratejik ortak, hem Rusya’nın hem de Ukrayna’nın müttefiki haline geldi. Bugün Ankara, kendisini Avrupa’nın güvenlik bağımsızlığı sorununa bir çözüm ortaklığı olarak sunuyor.
Şimdi Erdoğan’ın hedefi, NATO çerçevesini Suudi Arabistan ve Umman’ı da içine alacak şekilde genişletmek.
Cumhurbaşkanı, Trump’ın NATO’ya karşı duyduğu hoşnutsuzluğu ve mesafeli tavrını fırsata çevirerek, bölge ile NATO üyesi devletler arasındaki güvenlik iş birliğine dair tamamen yeni operasyonel ilkeler formüle etmeye çalışıyor.
Erdoğan, ittifakla ilişkileri koparmaya niyeti olmadığını net bir şekilde belirtirken, aynı zamanda NATO’ya şu mesajı kabul ettirmeye çalışıyor:
Bölge ülkelerini tek başına ABD’ye bağımlı kalmaktan kurtaracak ve İsrail’in “hegemonyacı hırslarıyla” başarılı bir şekilde mücadele edebilecek alternatif bir güvenlik mimarisini ancak Türkiye sunabilir.

