Küreselleşme ve teknolojinin coğrafyanın önemini azalttığı düşüncesi zayıflarken savaşlar, iklim değişikliği ve kritik ulaşım rotalarındaki aksamalar coğrafyanın küresel ekonomi ve güç dengelerinde yeniden belirleyici hale geldiğini gösteriyor
Patricia Cohen / The New York Times
On yıllardır coğrafyayı aşmış gibi görünen bir dünyada yaşıyoruz.
Bilgi, para, mallar, mikroplar ve silahlar mesafe kavramına meydan okur hale geldi. Fısıltıyla söylenen sırlar ve milyarlarca dolarlık ödüller anında el değiştiriyor.
Akıllı telefonlar, satsumalar ve sandaletler dünyanın öbür ucundan kapınıza kadar ulaştırılıyor. Balistik füzeler kıtaları dakikalar içinde aşabiliyor.
Ancak Basra Körfezi’ndeki hayati öneme sahip tek bir denizcilik ve enerji rotasının kapanmasının yol açtığı ekonomik çalkantı gündelik hayata ilişkin bu varsayımlara meydan okudu.
Yedi ay önce ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan Orta Doğu’daki çatışma, enerji fiyatlarını yükseltti. Çatışma ayrıca faiz oranlarının yükselmesine, dünya genelinde fabrika üretiminin aksamasına, hasatların tehlikeye girmesine ve Suriye’den Guatemala’ya kadar öfkeli protestoların artmasına katkıda bulundu.
Coğrafya, güçlü bir şekilde geri döndü.
Dış İlişkiler Konseyi’nde çalışmalar alanında kıdemli başkan yardımcısı ve Maurice R. Greenberg Kürsüsü Başkanı Shannon O’Neil, “Küresel ekonomiyi ya da modern ekonomiyi düşündüğümüzde, çoğu zaman temel altyapıyı ve bunun da lojistik olduğunu unutuyoruz. Bir şeylerin hala buradan oraya ulaşması gerekiyor” dedi.
Çatışmalar ve iklim değişikliği aksamalara yol açıyor.
ABD’nin askeri, teknolojik veya ekonomik gücüyle boy ölçüşemeyen ülkeler ve silahlı gruplar, haritadaki konumları sayesinde dünya ekonomisini bir ölçüde rehin aldı.
İran, Basra Körfezi’ne açılan tek deniz geçişi ve dünyanın en önemli enerji darboğazı olan Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği aksattı. İran destekli Yemen’deki Husiler ise bir diğer kritik geçiş noktası olan Kızıldeniz’in güney girişindeki dar geçit Babülmendep Boğazı’nın kontrolünü ele geçirdi.
Şimdi bile petrol Basra Körfezi’nden yeniden akmaya başlamışken bu çoğunlukla zor kullanılarak gerçekleşti; tankerler ABD Donanması’nın refakatinde ilerliyor.
Bu gerilimler, Güney Çin Denizi ve Süveyş Kanalı gibi kritik geçiş rotalarının ticaret ve dolayısıyla on milyonlarca insanın refahı üzerinde hala ne denli büyük bir etkiye sahip olduğunu acilen hatırlatıyor.
Dünyanın stratejik ve ekonomik coğrafyası da iklim değişikliği nedeniyle eş zamanlı olarak yeniden şekilleniyor. İklim değişikliği, yüzyıllardır kullanılan geçiş güzergahlarını sekteye uğratırken gezegenin yüzeyinde yeni rotaların oluşmasına yol açıyor.
Bu yaz, kuraklık Avrupa’daki Ren ve Tuna nehirleri gibi su yollarındaki su seviyelerini düşürerek yük taşımacılığını altüst etti, nakliye maliyetlerini artırdı ve sanayi üretimini kısıtladı. Kuraklık ayrıca nükleer enerji reaktörlerini soğutmak için nehir suyunu kullanan Macaristan ve Romanya’daki elektrik akışlarını da tehdit etti.
Latin Amerika’da, ABD’nin konteyner trafiğinin yaklaşık yüzde 40’ını taşıyan Panama Kanalı’nın işletmecileri, El Niño’nun daha da kötüleştirdiği düşük su seviyeleri nedeniyle geçişleri kısıtladı.
Binlerce kilometre kuzeyde ise Çinli denizcilik şirketleri, ısınan sulardan yararlanarak kısa süre önce Arktik Okyanusu’nda düzenli tarifeli ticari seferler başlattı. Bu gelişmenin, ABD ile stratejik rekabeti artırması bekleniyor; Başkan Donald Trump’ın Grönland’ı ele geçirme girişimi bunun bir göstergesi.
Savaş sonrası küresel düzen çöktü.
Coğrafya, dünya siyasetinde her zaman güçlü bir etken oldu. MÖ 5. yüzyılda Sparta, Peloponez Savaşı sırasında Çanakkale Boğazı üzerindeki kontrolünü kullanarak Atina’nın tahıl tedarikini kesti.
Ancak bizim yaşamlarımız boyunca, küreselleşmenin 1990’larda hız kazanmasından bu yana teknoloji çoğu zaman coğrafyanın önüne geçti.
Fakat bu uluslararası düzen, karşılıklı fayda sağlayan küresel işbirliği anlayışına ve aşınmakta olan bir kurallar ve hukuk sistemine dayanıyordu.
Karşı karşıya gelme ve zorlama, son çare olmaktan çıkıp başvurulan yöntemler haline geldi. Müttefikler arasındaki güven dahi zayıfladı.
Trump’ın geçen ay Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşma, savaş sonrası döneme ilişkin daha iyimser vizyonun mezarı başında yapılmış bir konuşma olarak görülebilir. Trump, Venezuela’nın petrol rezervlerine el koyma kararına ilişkin olarak “Ganimetler galibin olur” dedi; bu ifade, dünya meselelerine kazananın her şeyi aldığı yaklaşımının bir örneğiydi.
Trump, savaş sonrası düzenin çözülmesini açıkça hızlandırdı ancak bu sürecin kökleri daha derinde.
Küreselleşmeyi bu denli başarılı kılan ağların kendisi, aynı zamanda yeni tür kırılganlıklar ve güç dengesizlikleri yarattı.
1990’larda başlayan aşırı küreselleşme döneminde, örneğin hem ABD hem de Çin, fiziksel darboğazlar yerine ekonomik darboğazlar üzerindeki kontrollerine giderek daha fazla dayandı. ABD, küresel finans sistemi üzerindeki hakimiyetini, varlıkları dondurarak veya ticari işlemleri keserek rakiplerini cezalandırmak için kullandı. Çin ise nadir toprak elementleri rezervlerini rakipleri üzerinde baskı kurmak için kullandı.
Dolayısıyla daha zayıf güçlerin kendi baskı noktalarını araması belki de şaşırtıcı değil. İran açısından bu nokta coğrafya.
Dış İlişkiler Konseyi’nde kıdemli araştırmacı olan Edward Fishman, İran’ın 2000’li ve 2010’lu yıllarda ağır yaptırımlarla karşı karşıya kaldığını ancak Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya hiçbir zaman yaklaşmadığını söyledi.
Eski bir diplomat olan Fishman, “Bence bu durum, küreselleşme paradigmasından ne kadar uzaklaştığımızı gösteriyor; artık coğrafi özelliklerin bile bir silaha dönüştürüldüğünü görüyoruz. Bunun devam eden bir eğilim olacağını düşünüyorum” dedi.
Ukrayna ve Tayvan stratejik açıdan kritik konumlarda bulunuyor.
Johns Hopkins Üniversitesi’nde profesör ve The Landscape of Power: Geography and the Rise and Fall of Nations kitabının yazarı Hal Brands, coğrafyanın göz ardı edilmesinin siyasi dar görüşlülüğün bir sonucu olduğunu savunuyor.
Brands, “Yaklaşık son 30 yıldır iki yanlış varsayımla hareket ettik” dedi. Bunlardan ilki, “rakip güçler arasındaki nüfuz mücadelesinin artık modasının geçtiğiydi.
Bu da ikinci varsayımla bağlantılıydı: coğrafyanın ve coğrafyanın getirdiği kısıtlamaların inovasyon tarafından temelde ortadan kaldırıldığına inanıyorduk.”
Brands, Ukrayna’nın Avrasya kıtasında stratejik açıdan kritik bir konumda bulunması nedeniyle nesiller boyunca anlaşmazlıkların odağında olduğunu belirtti. Ukrayna, Avrupa ve Asya güçleri arasında bir geçiş noktası niteliğinde; Karadeniz’de limanlara ve son derece verimli topraklara sahip.
Tayvan da benzer şekilde kritik bir kavşakta yer alıyor. Japonya ile Endonezya arasında, Çin kıyıları açıklarında uzanan ada zincirinin kilit noktasını oluşturuyor.
Elbette teknoloji, sanayi ve coğrafya her zaman birbirini etkiledi. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Orta Doğu’da petrolün çıkarılması ve taşınması için altyapının geliştirilmesi, Hürmüz Boğazı’nı kullanışlı bir geçiş güzergahından ekonomik ve enerji açısından kritik bir darboğaza dönüştüren gelişme oldu.
Kritik denizcilik rotalarındaki süregelen aksamalar, daha fazla boru hattının inşa edilmesi gibi alternatiflerin önünü açıyor. Bu gelişmeler, uzun vadede ekonomik ve askeri haritaları yeniden değiştirebilir. Teknolojideki ilerlemeler ve ticaret ilişkilerindeki değişimler de aynı şekilde etkili olabilir.
Her durumda, savaş sonrası uluslararası düzenin çözülmesinin giderek daha fazla çatışmanın yaşandığı bir dünyaya yol açması muhtemel. Brands’e göre ise coğrafya, bu mücadelelerin “nasıl şekilleneceğini giderek daha fazla belirleyecek.”

