Biyografiden öyküye, araştırmadan romana, anıdan şiire bu hafta da pek çok kitap okurla buluştu. İşte yeni çıkan kitaplar arasından sizin için seçtiklerimiz… Keyifli okumalar…
Kurtlar
(Peride Celal)
Kurtlarla kuşatılmış bir kent, ülke, dünya. Bu kurtlar vahşi, saldırgan, kalleş: Uygarlığın ortasında eli silahlı siviller; gençleri kaçıran, işkence eden, vurup öldüren. Bu kurtlar bürokrasiden birileri, alttan üstten memurlar, avukatlar, doktorlar, komşular; en belalıları sermaye sahipleri ve onlara hizmet edenler. Bu kurtlar arasında yeni yitirdiği kocası da var yazarın; eğiteceğini, dönüştüreceğini sandığı köyden gelen gencecik hizmetkârı da. Kurtlar kalabalık, kurtlar her yerde. Ama dostlar da var elbet. Bu karanlık gecenin ucunda ışığa ulaşacakları umuduyla yaşayan ve kendince mücadele eden dostlar: Gazeteciler, yazarlar, çevirmenler, sanatçılar, devrimciler… Kurtlar arasında kendini arayan bir kadın yazarın romanını yazıyor Peride Celal bu kez. Öte yandan H2o Kitap’tan çıkan eser, romanın romanını yazmak isteyen bir yazarın kurtlarla mücadelesi bu kitap. Kendi yaşamından hareketle oluşturulmuş bir kurgu: Gerçekliğe çok yakın ama gerçekten uzak.
Sevgili Bay Germain
(Albert Camus – Louis Germain)
20. yüzyıl edebiyat ve düşünce dünyasının en önemli isimlerinden Albert Camus’nün öğretmeni Louis Germain’e yazdığı mektupları içeren “Sevgili Bay Germain” Can Yayınları’ndan çıktı. Camus’nün, ilkokul öğretmenine yazdığı bu mektuplar yalnızca bir teşekkür değil, büyük bir yazarı var eden ilk iyiliğin bir ömrü nasıl aydınlattığının da tanıklığı. “Sevgili Bay Germain,” büyük bir yazarın, kendisini var eden ilk kıvılcıma dönüp baktığı nadir anlardan biri olarak hem edebî hem de kişisel bir belge niteliğinde: “Sevgili Bay Germain, Size içimden geldiği gibi yazmadan önce şu ara etrafımda kopan gürültünün biraz olsun yatışmasını bekledim. Bana çok büyük bir paye verdiler, oysa ne böyle bir şeyin peşinde koştum ne de talep ettim. Fakat haberi aldığımda annemden sonra aklıma ilk gelen kişi siz oldunuz. Siz olmasaydınız, o bir zamanların yoksul çocuğuna sevgi dolu elinizi uzatmasaydınız, verdiğiniz eğitim ve emsal olmasaydı bütün bunların hiçbiri gerçekleşmezdi…”
Ermiş’in Aşk Mektupları
(Paulo Coelho)
Halil Cibran’ın sevgilisi Mary Haskell’e 1909-1924 yılları arasında yazdığı mektupların yer aldığı Ermiş’in Aşk Mektupları, kasım ayında Can Yayınları etiketiyle okurla buluşuyor. Paulo Coelho tarafından derlenen bu mektuplar okura, sanatın ve aşkın insan ruhuna en çıplak haliyle dokunan benzersiz yolculuğunu sunuyor… Ermiş’in Aşk Mektupları, yüzyılları aşan bir diyalog, keşfedilen bir miras: Paulo Coelho’nun ellerinde yeniden can bulan, Halil Cibran’ın kalbinden yükselen, Mary Haskell’in varlığıyla tamamlanan bir aşk ve ilham hikâyesi. Cibran’ın kaleminden dökülen kelimeler, Mary Haskell’e yazılmış mektuplarda aşkın ve sanatın en çıplak halini bulurken, bir sanatçının yaratım sancılarını, insan ruhunun özgürlük arayışını ve Ermiş’in ardındaki içsel yolculuğu da gün ışığına çıkarıyor. Coelho ise bu mektupları özenle derleyerek iki ruh arasındaki o derin sevgiye ve dostluğa, yüzyılların ötesinden yankılanan nadir bir aşka kulak vermemizi sağlıyor.
Ruhu geride kalanlar
(Deniz Saydam)
Yürünmesi gereken tüm yolları yürüyor, yetişilmesi gereken yerlere yetişiyoruz. Bizimle birlikte yürüyenleri, koşanları görüyor ve her şeyi olması gerektiği gibi zannediyoruz. “Ruhu Geride Kalanlar”ı fark etmek her zaman mümkün olmuyor. Deniz Saydam, ilk romanı ile en yakınlarımızın bile farkında olmadığımızı çarpıcı şekilde anlatıyor. Librum Kitap’tan çıkan “Ruhu Geride Kalanlar”, bir abla-kardeş günlüğü etrafında şekilleniyor. Defne’nin adliye basamaklarından hastaneye koşan telaşı, ablası Seniha’nın bulimia gölgesinde çöken dünyası ve sararmış bir zarftan dökülen günlükler kurguyu oluşturuyor. “Kendi hikâyemizi bilirsek, kendimizi de severiz…” cümlesi, iki kız kardeşin iyileşme yolculuğunun anahtarını temsil ediyor. Kitap aile bağları, kardeşlik dinamikleri ve bireysel iyileşme temalarını derinlemesine ele alan nitelikli bir ilk roman olarak okurlarla buluşuyor.
Kar fırtınası
(Neal Stephenson)
Neal Stephenson, bilimi, mitolojiyi ve mizahı ustaca birleştiren, siberpunk türünün en önemli isimlerinden. Sanal gerçekliğin ve dijital tehlikelerin sınırlarını zorlayan Kar Fırtınası ise insan bilincinin en derin kodlarına nüfuz eden yüksek tempolu bir keşif hikâyesi. Pizza kuryesi ve kılıç ustası Hiro Protagonist, sanal dünyanın üzerine kurulduğu devasa anayol olan Metaverse’te tehlikeli bir virüsün izini sürer. Bu virüs, yazılımı değil doğrudan insan beynini hedef alan, antik mitolojiden beslenen dijital bir salgındır. İthaki Yayınları’ndan çıkan Kar Fırtınası, mafyalaşmış şirketlerin, özelleşmiş şehir devletlerinin ve siber dünyadaki avatarların kol gezdiği, yozlaşmış bir geleceği resmediyor. Sanal ve fiziksel gerçeklik arasındaki çizgilerin bulanıklaştığı bu distopik evrende dil, bir iletişim aracından öte, kültürü ve bilinci yeniden kodlayabilen güçlü bir silaha dönüşüyor.
Beyaz Dağ
(Galsan Tschinag)
VakıfBank Kültür Yayınları, Galsan (Tschinag) Çınak’ın kaleme aldığı “Beyaz Dağ”ı okurlarıyla buluşturuyor. Mavi Gökyüzü ve Gri Yeryüzünün ardından serinin son kitabı olan Beyaz Dağ, Moğolistan’ın geniş bozkırlarında geleneksel bir göçebe toplulukta büyüyen Dshurukuwaa’nın hikâyesini anlatıyor. Sosyalist modernleşmenin etkisiyle zorunlu bir eğitime yönlendirilen Dshurukuwaa, atalarının eski inançları ile modern dünyanın baskısı arasındaki çatışmayla yüzleşiyor. Bu iki dünyanın etkisi altında kimlik ve aidiyet arayışını derinlemesine keşfeden genç kahraman, hem bireysel olgunlaşma hem de hayatının yönünü belirleme sürecine adım atıyor. Tschinag, her kitabında olduğu gibi bu eserinde de Moğol Altay Dağları’nın yüksek platolarında yaşamını sürdüren Tuva halkının kültür ve geleneğini, ayrıca farklı kimliklerin karşılaşmasından doğan çarpıcı yüzleşmeleri anlatıyor.
Işığın Alanı
(Yūko Tsushima)
Modern Japon edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan Yūko Tsushima’nın Türkçedeki ilk romanı Işığın Alanı Can Yayınları etiketiyle raflarda. Işığın Alanı’nda ayıbın, yalnızlığın ve yeniden başlamanın derin hikâyesini anlatan Tsushima, kadınların iç dünyasını eşsiz bir samimiyetle gözler önüne seriyor. Kitap, 1970’lerin Tokyo’sunda, boşanmış genç bir kadının toplum ve geçmişle, kayıpla mücadelesini anlatıyor. İsimsiz anlatıcı eşinden boşanmış, kızıyla birlikte hayatını yeniden kurmaya çalışan yalnız bir annedir. Bir yandan gündelik yaşamın hengâmesine uyum sağlamaya çalışırken, diğer yandan geçmişin gölgeleri ve toplumun beklentileriyle yüzleşmek zorundadır. Yalnızlık ve dayanıklılığın birbirine geçtiği bu karmaşık duyguların içinde genç kadının hikâyesi evrensel bir varoluş mücadelesine dönüşecektir.
Atalarımın evi
(Alice Walker)
Günümüz Amerikan edebiyatının önemli yazarlarından Alice Walker, kült romanı Renklerden Moru’ndan sonra bu kez köklere, atalara ve aşkın binlerce yıllık yankısına dönüyor. Güney Amerika’nın ormanlarından modern San Francisco’ya; Afrika’dan kopup gelen hafızalardan kadınların derin iç dünyalarına uzanan bir çizgide, Renklerden Moru’nun karakterleri Celie ve Shug’ın gölgesi bu kez başka insanların hayatlarına değiyor. Doğan Kitap’tan çıkan Atalarımın Evi’nde bütün karakterler kendi çalkantılı yaşamlarıyla baş edebilmek için atalarının acımasız hikâyeleriyle yüzleşmek zorunda. Walker’ın “son beş yüz bin yılın romantizmi” dediği bu büyülü anlatı; mitolojiyle hafızayı, aşk ile iyileşmeyi, kişisel geçmiş ile kolektif olanı buluşturuyor. Her karakter, kendi yarasını anlamaya çalışırken aynı soruyu soruyor: Aşk sadece şimdiye mi aittir, yoksa geçmişin içinden mi gelir?
Tolstoy ve Tolstoya
(Andrew Donskov)
Tolstoy ve Tolstoya’da Andrew Donskov, bu benzersiz mektuplaşmanın en çarpıcı örneklerini bir araya getirerek okura bir evliliğin iniş çıkışlarla dolu ruhsal haritasını sunar. Aşk, sabır, hayal kırıklığı ve mücadeleyle örülü bu yazışmalar, Tolstoy’un yalnızca eserlerine ışık tutmaz, özel yaşamına dair de unutulmaz bir portre ortaya koyar. İletişim Yayınları’ndan çıkan kitap büyük bir yazarla bir hayatı paylaşmanın hem yüceliğini hem de ağırlığını anlamak isteyen herkes için sarsıcı bir okuma deneyimi: “Oysa ki canım Lyova’m, her şeyi sürekli sana söylemek ve açıklamak istiyorum. Lyovaçka, zamanın olursa, bana yazdığın mektupları biraz daha uzun tut. Seni yanımda hissetme sayesinde günde sadece birkaç dakika bile olsa içim mutlulukla doluyor. Aksi halde [hayatım] bomboş ve yapayalnız gibi geliyor.” (Sofya, 29 Temmuz 1865)
İnsanları tamıma sanatı
(Alfred Adler)
Modern psikolojinin kurucularından Alfred Adler’in Bireysel Psikoloji metodunu “İnsanları Tanıma Sanatı” (Menschenkenntnis) adıyla genel okur kitlesine sunduğu bu kitap yayımlandığı 1927 yılından beri tüm dünyada en çok ilgi gören psikoloji klasiklerinden biri oldu. Daha önce pek çok kez İngilizce çevirileri nedeniyle basit bir popüler psikoloji veya bir tür kişisel gelişim kitabı olarak sunulan İnsanları Tanıma Sanatı aslında bunlardan çok daha fazlasıdır.Koridor Yayınevi’nden çıkan kitap Adler’in derin psikiyatri araştırmalarına ve tecrübelerine dayanan holistik ve sosyal psikoloji anlayışını, hem teorik hem pratik bir çerçevede, bilimsel ve bilgece yaklaşımı dengeleyerek sunduğu bir eserdir.
