Financial Times yazarı Oliver Smith, sedir ağaçlarıyla gölgelenen yamaçlar ve turkuaz koylar arasında, antik kentler arasında geçen bir haftayı yazdı.
1950’lerin ortasında Britanyalı seyyah ve yazar Freya Stark’ın “büyünün kesintisiz hüküm sürdüğü” topraklar olarak anlattığı Likya kıyıları, bugün büyük ölçüde kitlesel turizmin baskısı altında. Ancak Teke Yarımadası boyunca uzanan Likya Yolu, modern tatil beldelerinin gürültüsünden uzaklaştıkça hâlâ antik çağla doğrudan temas kurmaya imkân tanıyan nadir rotalardan biri olarak varlığını koruyor.
Roma yolları, Bizans kiliseleri, göçebe patikaları ve sedir ormanları arasında ilerleyen yürüyüş güzergâhı doğa ile iç içe bir açık hava müzesi deneyimi sunuyor.
Likya Yolu’nda bir hafta geçiren Financial Times yazarı Oliver Smith bu deneyimi “Likya Yolu’nu yürümek, kısa sürede fark ettiğim üzere, iki tür özlemi aynı anda yaşamak demekti. İlki, sırt hatları boyunca yürürken aşağıdaki turkuaz koylara bakıp, terli ve güneş yanığı hâlinden kurtulup o serin, ipeksi sulara bırakılma isteği. İkincisi ise çok daha sonra geliyordu; gün batımında denizde sırtüstü süzülürken, az önce üzerinde durduğunuz zirvelere bakıp, günün son ışığında sundukları o manzarayı yeniden görmeyi dilemek” sözleriyle anlattı. Oliver Smith’in yazısı şöyle:
1950’lerin ortalarında Freya Stark, Elfin adlı beş tonluk teknesiyle güney Türkiye’deki Teke Yarımadası kıyılarını dolaşmak üzere denize açıldı. Diplomat olan eşi Stewart Perowne’dan ayrılma sürecindeydi ve bu yolculuk, ağır bir kalbe merhem gibiydi. “Büyünün kesintisiz hüküm sürdüğü çok fazla yer kalmadı,” diye yazıyordu, “ve bildiklerim arasında Likya kıyıları en büyülü olanıydı.”
Stark’ın bu yolculuğu anlattığı anı kitabı The Lycian Shore, o dönemde büyük ölçüde yolsuz ve ıssız olan, antikçağ ile 20. yüzyılın kesişiminde asılı kalmış büyülü bir kıyı şeridinin portresini sunar.
Göçebelerin Bizans sokaklarında sürülerini güttüğü yıkık kentleri ziyaret etmiş, köylerde çocukların avuçlarını açıp topladıkları Roma sikkelerini göstermesine tanık olmuştu. O günlerde henüz dıştan takma motorların gürültüsünü neredeyse hiç duymamış safir renkli bir denizde yüzmüştü.
Antalya Havalimanı’nda bagajımı beklerken bu satırları okumak bana ironik geldi.
Bugün Stark’ın betimlediği kıyıların büyük bölümü, Avrupa’nın paket tatil merkezlerinden biri. Sahil havası subwoofer gürültüsü ve su kaydıraklarından yükselen çığlıklarla dolu, egzoz dumanıyla ağırlaşmış durumda. Şoförümün anlattığına göre bugünün sahili, gayriresmî biçimde farklı uluslara da bölünmüş: Havalimanının doğusunda İngilizler ve Almanların tercih ettiği tatil beldeleri, batısında ise Rus ve Ukraynalı turistler huzursuz bir ateşkesle şezlongları paylaşıyor. Ancak 1988’de tamamlanan kıyı yolunu takip ederek güneye, Teke Yarımadası’na ilerlediğinizde yapılaşma seyrekleşiyor.
Büyük kireçtaşı dağları yükseliyor; yamaçları karaçam ormanlarının gölgesinde kalıyor. Bu sıradağların kıvrımlarında ve aşağıdaki kıyının oyuklarında, eğer kendi ayaklarınızla yola çıkarsanız, hâlâ vahşi ve el değmemiş yerler bulmak mümkün.
Uzun yürüyüş rotası
Havalimanından çıktıktan iki saat sonra, çınar ağaçlarının gölgelediği bir yarıkta yer alan Ulupınar mezrasında bırakıldım. Görünmeyen bir yerden ıslık çalan bir çoban dışında yapayalnızdım. Likya Yolu’nun bir bölümünü yürümek için gelmiştim.
Teke Yarımadası boyunca uzanan bu uzun mesafe yürüyüş rotası, kendine özgü tuhaf bir biçimde farklı ulusların topraklarından da geçiyor. Sonraki günlerde Roma lejyonlarının ayak seslerini tanımış taş döşeli yollarda yürüdüm.
Ceneviz nöbetçilerinin az önce yerlerini terk etmiş olabileceği hissini veren Ortaçağ kulelerine tırmandım. Bir öğleden sonra çatısı olmayan bir Bizans kilisesinde uyuyakaldım; yarı rüya hâlinde uyandığımda, imparatorluğun alacakaranlığında edilen duaları duyduğumu sanıyordum.
Bu rotayı, tur operatörü Inntravel’ın düzenlediği, rehbersiz ama planlı bir programla altı günde yürüdüm. Bagajım her gün konforlu pansiyonlar arasında taşındı; Anadolu tozunda sararıp duran ayrıntılı belgelerde günlük programım belliydi.
Likya Yolu’nun 515 kilometresinin yalnızca küçük bir kısmını yürümüştüm. Ancak bu yol tek bir güzergahtan değil, dağların arasında çatallanıp dolaşan patikalar ağından oluşuyor. Belirli bir başlangıcı ya da bitişi de yok.
Zamanla, bu yolun asıl hedefinin bir tür zaman yolculuğu olduğunu düşünmeye başladım: Yükseldikçe kayıp uygarlıkların kalıntıları daha görünür hâle geliyordu. Sarmaşıklarla kaplı eski tapınaklarda, yaprak örtüsü içinde bir yılanın hışırtısını duyduğunuz çatlamış mezarlarda, tepelerde öylece bırakılmış antik mekânlarda… Tıpkı tavan arasında unutulmuş bir miras ya da erişilemeyen bir rafta birikmiş toz gibi. İşte bu yerlerde Stark’ın betimlemeleri artık o kadar da abartılı gelmiyordu.
Teke Yarımadası üzerinde yükselen Likya’nın Olimpos’u olarak da bilinen Tahtalı Dağı, 2.365 metrelik zirvesiyle bu coğrafyaya hâkimdir. Stark, en coşkulu satırlarından bazılarını, “Poseidon’un Kalypso’nun adasından ayrılan Odysseus’u gördüğü” ve “efsanelere göre karlar içinde güllerin açtığı, Müslümanları cennete çağıran iniltilerin duyulduğu” bu dağa ayırmıştı. Bugün zirveye bir teleferik çıkıyor; turistler üst istasyonda klasik tanrı heykelleriyle selfie çekiyor.
Ama Likya Yolu’ndan yürüyerek çıktığınızda, tanrıların bu dağında hâlâ kalıntı hâlinde bir büyüye rastlamak mümkün. Tırmanışta bana, çilek sarısı sakallı, boynunda bir yaban domuzu dişi taşıyan yürüyüş rehberi Koray Ata eşlik etti. Eteklerden yola koyulduk; kıyı trafiğinin uğultusu arkamızda yavaş yavaş kayboldu.
Stark’ın yazdı göçebelerin torunları
Patika dikleştikçe ardıç çalıları arasında ötleğenler uçuşuyor, taşlık bir yamaçta keçi toynaklarının kayalara vuruşunu duyuyorduk. Koray, sayıları giderek azalan bazı göçebe ailelerin, belki de Stark’ın yazdıklarında sözü edilenlerin torunlarının, hâlâ Teke Yarımadası’nda yaşadığını, yaz aylarında sürülerini yüksek yaylalara çıkardıklarını ve bu tür patikaların ayakta kalmasına katkı sağladıklarını anlattı. “Kıyıda tatil yapanların kaçı, şemsiyelerinin çok üzerinde bu dağlarda göçebelerin dolaştığını biliyor accaba?” diye düşündüm.
Yaklaşık bin metre yükseklikte, Tahtalı’nın görkemli Lübnan sediri ormanına girdik: Akdeniz’in çatısında, yalnızca bu irtifada yaşayabilen ağaçlar.
Gölgeliğin altına girmek kapalı bir mekâna adım atmak gibiydi… Gözler karanlığa, ten ani serinliğe alışıyordu. Hava, sedirin tatlı ve hafif baharatlı kokusuyla doluydu; Koray bu kokuyu o kadar seviyordu ki, evdeyken bile bazen ailesinin sedir sandığını açıp reçinemsi kokuyu içine çektiğini söyledi. En uzun ve en yaşlı ağaçlar, kat kat dallarıyla Çin pagodalarını andırıyor, tepeleri bulutlara takılıyordu.
Lübnan sediri, Doğu Akdeniz’in hikâyesine derinden işlemiştir. Gılgamış Destanı’nda sedir ormanı, ölümlü ve ilahi dünyalar arasındaki bir buluşma noktasıdır.
Süleyman Tapınağı’nın sedir ağacından inşa edildiği rivayet edilir. Yakın kıyılarda arkeologlar, Tunç Çağı’na ait Baltık kehribarı, devekuşu yumurta kabukları ve sakız reçinesi taşıyan sedirden yapılma tekne batıkları bulmuştur. Sedir, Lübnan bayrağını süsler; ancak bu ağaçların büyük bölümü o ülkede artık yoktur. Bugün Eski Ahit’te “ağaçların ilki” olarak anılan bu türün en önemli sığınaklarından biri güney Türkiye’dir.
“Ben ruhani bir insan değilim,” dedi Koray, bir gövdeyi kucaklayarak:
“Ama sedirlerin yanında kendimi rahatlamış hissediyorum. Bazen onların bizden daha ileri bir evrim aşamasında olduklarını düşünüyorum.”
“Işıklar diyarı”
Ağaç sınırının üzerine çıktığımda önümde limanların, tarım arazilerinin ve puslu bir ufka doğru uzanan mavi denizlerin oluşturduğu geniş bir panorama açıldı.
Antik çağda bu yarımada kimi zaman “ışıklar diyarı” anlamına geldiği söylenen “Likya” olarak biliniyordu. Bu toprakların eski sakinleri de zamanla olağanüstü derecede aydınlanmış bir halk olarak anılmaya başlandı. MÖ 2. yüzyılda kurulan Likya Birliği, şehirlerin demokratik bir federasyonu olarak ortaya çıktı ve ABD Anayasası’nı kaleme alırken James Madison’a ilham kaynağı olarak gösterildi.
Bu birliğin üyeleri bağımsız ve refah içindeydi; ürünleri nehir deltalarıyla sulanıyor, şehirleri yüksek dağlarla çevriliyordu. Likyalılar usta denizcilerdi ve aynı zamanda ölü gömme mimarileriyle ün salmışlardı. Taş mezarları, ters çevrilmiş teknelerin omurgalarını andıracak biçimde yapılmıştı.
Buradan sadece 10 kilometrelik bir mesafe içinde, hiçbirinde gişe bulunmayan 10 antik kent yer alıyor.
Bir ilham kaynağı
Antik Likya, aynı zamanda Likya Yolu’nun fikrini ilk kez 1999’da ortaya atan İngiliz Kate Clow için de bir ilham kaynağıydı. Yetmişli yaşlarındaki Clow, 1980’lerde Türkiye’ye geldiğinde Teke Yarımadası’ndan bir halk otobüsüyle geçerken yol kenarında bir tapınak görmüş, orada kamp kurmaya karar vermiş ve sonrasında bu bölgeyi yurdu bellemişti.
Tahtalı Dağı’na tırmanışımın ertesi günü onunla Adrasan köyünde, kuzu pirzola eşliğinde akşam yemeğinde buluşmayı ayarladım. Bana, Likya Yolu’nun antik ve modern güzergâhların tersyüz edilmiş, noktaları birleştirir gibi oluşturulmuş bir bileşimi olduğunu ve hâlâ sürekli gelişen bir proje sayıldığını anlattı.
Zaman zaman tarihi arterleri yaklaşan yapılaşmaya karşı savunmak zorunda kaldığını, ancak çalılıkların içinde kaybolmuş antik patikaların çoğu zaman yeniden keşfedilebildiğini söyledi.
“Bir iş makinesini, iki peni büyüklüğünde bir antik çanak çömlek parçası bularak durdurabilirsiniz!” dedi gururla. “Ama iki antik yerleşim arasında bir çizgi çekin, büyük ihtimalle orada bir yol vardır.
İmparatorluklar yıkılır, insanlar birbirinin yerine geçer ama yollar kalır.”
Likya patikalarında geçen günlerim keyifli bir ritme oturdu. Her sabah ezanla uyanıyor, sıcak ve yumuşacık ekmek üzerine bal sürülmüş bir kahvaltıdan sonra dağlara doğru yola koyuluyordum. Kısa sürede köyler ve turunç bahçeleri yerini ormanlara ve uçurumlara bırakıyordu; asfalt üzerindeki ilk adımlar, yabani zeytinlerin ayak altında ezildiği çam iğneleriyle kaplı patikalara dönüşüyordu.
Zirvelerde, pansiyonların her gün hazırladığı kumanyayı çıkarıyor; uzaktaki köylerden yankılanarak gelen öğle ezanını dinlerken peynirli sandviçimi yiyordum. Güneş yavaşça alçalmaya başladıktan yaklaşık bir saat sonra ben de inişe geçiyordum.
Likya’da yürümenin getirdiği iki özlem
Likya Yolu’nu yürümek, kısa sürede fark ettiğim üzere, iki tür özlemi aynı anda yaşamak demekti. İlki, sırt hatları boyunca yürürken aşağıdaki turkuaz koylara bakıp, terli ve güneş yanığı hâlinden kurtulup o serin, ipeksi sulara bırakılma isteği. İkincisi ise çok daha sonra geliyordu; gün batımında denizde sırtüstü süzülürken, az önce üzerinde durduğunuz zirvelere bakıp, günün son ışığında sundukları o manzarayı yeniden görmeyi dilemek.
Çoğu zaman varacağım yere karanlıkta ulaşıyordum; çünkü yol üzerinde antik mekânlarda oyalanıp kalıyordum. Bunların en görkemlisi Likya Birliği’ne bağlı, adaşı olan dağdan 16 kilometre uzaklıkta bir kent olan Olympos’tu. Önce korsan lider Zekenites tarafından ele geçirilmiş, ardından MÖ 78’de, genç Julius Caesar’ın da bulunduğu bir Roma ordusu tarafından fethedilmişti. Burada sütunlu caddelerde dolaşmak için yaklaşık 10 euroluk biletler satılıyor; tapınaklarda rehberler bilgili bir ses tonuyla konuşuyor, arkeologlar kazı alanlarında çekiç sallıyordu.
Buna karşılık “Yukarı Olympos” çok daha vahşiydi. Likya Yolu boyunca dağın bir omzunda, iki saatlik yürüyüş mesafesinde yer alan, otlarla kaplanmış harabeler. Burada ne ziyaretçi vardı ne giriş ücreti; sadece bacaklarınıza çarpan dikenler… Hatta ayak altında birbirine çarpan seramik parçalarının sesi dışında neredeyse hiçbir şey yoktu. Rivayete göre Zekenites, Roma’ya esir düşme utancını yaşamamak için kendini ateşe vermişti. Kate Clow, kaçak korsanın son yolculuğunu belki de burada yapmış olabileceğini; kıvılcımı çakmadan önce Likya kıyılarına son bir kez bakmış olabileceğini düşündüğünü söyledi. Dünyaya veda etmek için bundan daha iyi bir yer hayal etmek zordu.
“Burası açık hava müzesi gibi,” dedi yürüyüşümün sondan bir önceki gününde vardığım Hoyran köyündeki Hoyran Wedre pansiyonunun sahibi Süleyman Hacımusaoğlu. “Buradan 10 kilometre içinde 10 antik kent bulabilirsiniz. Hiçbirinde gişe yok.”
Hoyran Wedre, Osmanlı karakteri taşıyan ama aslında on yılı biraz aşkın bir süre önce inşa edilmiş taş konaklardan oluşan bir yerleşke. Likya Yolu yürüyüşçüleri için adeta büyülü bir konaklama sunuyor.
Mühendis Süleyman ve sanatçı eşi Canan, İstanbul’dan buraya taşınmış; 15 milyonluk bir şehirden, “15 haneli ve sır saklamayan” bir köye gelmişler. Burada, Süleyman’ın umuduyla, misafirlerin “hayal kurabileceği” bir mekân tasarlamışlar.
Odaların zeminlerinde gıcırdayan döşemelerin üzerinde kilimler seriliydi. Tahta güvercinleri, kaynak suyuyla beslenen havuza inip su içiyordu.
Kahvaltılarda sandal ağacı, ay çiçeği, beyaz mersin ve turunçtan yapılmış ev reçelleri sunuluyordu. Akşam yemeğinden sonra bir hamakta uzanıp, palmiye yapraklarının arasından görünen yıldızların hafif salınımla kaybolup yeniden belirmesini izledim; o an, olmak isteyeceğim başka hiçbir yer olmadığını düşündüm.
Ancak Hoyran Wedre’deki konaklamam buruk bir tat bıraktı; çünkü yamaçtaki konumundan, asla bitmesini istemediğim yürüyüşün son etaplarını gözümle izleyebiliyordum. Pansiyonun ötesinde, yüzyılların aşındırmasıyla yüz hatları silinmiş, burnu körelmiş bir Likya askerinin kabartmasının hâlâ baktığı antik Hoyran uzanıyordu. Daha ileride ise bir zamanlar deniz salyangozlarından mor boya elde eden, bu boyayla Konstantinopolis’teki imparatorların togalarını renklendiren Aperlai kenti vardı.
Yıkık Bizans Bazilikası ve soğuk dağ suyu
En uzun süre Gökkaya’da oyalandım. Burada, sahil kenarında yıkık bir Bizans bazilikası duruyor; yeraltı kaynağından gelen soğuk dağ suyu, ılık bir koya akıyordu. Bazilikanın apsisinde otururken, uzaktan yat motorlarının homurtusu ve güvertelerden yükselen elektronik müziğin gümbürtüsü kulağıma geliyordu — yürüyüşümün bitiş çizgisini haber veren seslerdi bunlar. Birkaç kilometre ötede, beni Antalya Havalimanı’na götürecek transferin kalkacağı Üçağız köyü vardı. Ama ben bir süre daha modern dünyadan bir adım uzakta, hem bir mil hem de bin yıllık bir mesafede kalmayı seçtim; güneşle ısınmış taş duvar sırtıma yaslanmıştı.
The Lycian Shore’da Stark şöyle yazmıştı:
“Geçmiş bizim hazinemizdir… Yolculuğumuz için gerekli azığı, hepimizin hasadını toplayıp yanımızda taşıyabileceği birikmiş bilgeliği ondan alırız.” Ben de o sahneyi zihnimde saklamaya çalıştım: Bazilikanın huzurunu. Çamların arasındaki rüzgârı. Ve Likya güneşinde, bir kuyumcunun elinde çevrilen değerli bir taş gibi, zümrüdün sayısız tonuna bürünerek parlayan denizi.
