BBC | Trump ve Netanyahu’nun Ortadoğu’yu şekillendirme hedefi, kalıcı krizle mi sonuçlanıyor?

IMG_4131

Donald Trump ve Binyamin Netanyahu, İran’a karşı elde edilecek bir zaferin Orta Doğu’yu yeniden şekillendireceğine inanıyordu. Bölge yeniden şekilleniyor. Ancak bekledikleri şekilde değil.

İran İslam Cumhuriyeti yenilgiye uğratılmış değil. Şimdi risk, açık çatışmaya girip çıkan, uzun süreli yıpratıcı bir kalıcı kriz.

İran yönetiminin, Trump ve Netanyahu’nun varsaydığından çok daha zorlu bir hedef olduğu ortaya çıktı. Değerlendirmeleri yanlıştı ve sonuçların kontrolünü kaybettiler.

Bunun son örneklerinden biri, İran’ın bir ABD Apache helikopterini düşürmesi oldu. Bu, İran yönetiminin Amerikalılara hâlâ zarar verebileceğinin ve bu savaştan galip çıkma kararlılığından geri adım atmayacağının bir başka hatırlatıcısı.

Onlar için zafer, hayatta kalmak ve dünyanın en stratejik su yollarından biri olan Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrollerinin kabul edilmesiyle daha güçlü bir caydırıcılık elde etmek anlamına geliyor.

BBC’nin haberine göre; Trump ve askeri yetkililer, helikopterin kaybına verecekleri yanıtı, hem baskı altına alınamayacaklarını aynı kararlılıkla göstermek hem de ağır ilerleyen ve şu ana kadar sonuç vermeyen diplomatik süreci korumak için dikkatle ayarlamaya çalışacaktır. Apache’nin mürettebatı hayatta kaldı. Ölmüş olsalardı, çok daha sert bir yanıt muhtemel olurdu.

Trump, Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmak ve İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stoku ile daha geniş nükleer planlarıyla başlayacak uzun vadeli görüşmelerin koşullarını kabul etmek için İran ile bir anlaşmaya güveniyordu.

Savaş ABD’de genel olarak istenmiyor ve Trump bunu bir zafer olarak sunabileceği bir çıkış yolu arıyor. Bunun zor bir görev olduğu ortaya çıkıyor.

Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu eski bir dersi yeniden öğreniyor.

İnsanlar savaş sanatını ve lanetini keşfettiğinden beri, liderler bir savaşı başlatmanın, onu net bir zaferle sonlandırmaktan daha kolay olduğunu öğrendi.

Şubat ayının son gününde ülkelerini İran ile savaşa götürdüklerinde, her ikisi de tarihsel bir değişim anının geldiği varsayımını yansıtan kelimeler seçerek video açıklamaları yaptı. 1979’da Şah’ın devrilmesinden bu yana İran’ı yöneten rejimin sonunun yaklaştığı düşünülüyordu.

Florida’daki tatil beldesi Mar-a-Lago’da gece saatlerinde konuşan Trump, Ocak ayında İran’daki rejim karşıtlarına verdiği “yardım geliyor” sözünü yineledi.

“İran’ın büyük ve gururlu halkına bu gece şunu söylüyorum ki özgürlüğünüzün zamanı geldi. Sığınakta kalın. Evlerinizden çıkmayın. Dışarısı çok tehlikeli. Bombalar her yere düşecek. Biz işimizi bitirdiğimizde, hükümetinizi devralın. Bu sizin hakkınız olacak. Bu muhtemelen nesiller boyu elinize geçecek tek fırsat.”

Ertesi sabah Netanyahu, Tel Aviv merkezindeki İsrail Savunma Bakanlığı’nın yüksek binası Kyria’nın çatısında, gün ışığında konuşmasını kaydetmek için kameraların karşısına geçti. Trump gibi o da zaferin kesin olduğu varsayımıyla konuştu.

“Bu güçler, 40 yıldır özlemi çekilen şeyi yapmamızı sağlıyor: Terör rejimini paramparça etmek. Söz verdiğim buydu ve yapacağımız da bu.”

Netanyahu siyasi yaşamı boyunca, İsrail için gerçek tehdidin Filistinlilerden ya da Arap komşularından değil İran’dan geldiğini savundu. Daha önce diğer ABD başkanlarını İran’a saldırmaya ikna etmeye çalışmış ancak başarılı olamamıştı. Trump farklıydı.

7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e saldırısından bu yana geçen iki yılı aşkın süredir Netanyahu, İsraillilere Amerika tarafından desteklenen askeri güçlerinin düşmanlarını yeneceğini ve daha güvenli bir gelecek getireceğini söylüyordu. Cevap, diplomasi değil güçtü.

Netanyahu, anının geldiğini düşünen bir lider görüntüsü veriyordu. Buna karşılık, Trump’ın onu Pazartesi günü Beyrut’a saldırı planlarını iptal etmeye çağırmasının ardından kameraların karşısına çıktığında, önde gelen İsrailli köşe yazarı Ben Caspit onun sönmüş bir balon gibi göründüğünü söyledi.
Caspit başbakanın en sert eleştirmenlerinden biri. Ancak Netanyahu’nun bölgeyi güce dayalı olarak kendi iradesine boyun eğdirmeye yönelik stratejisinin başarısız olduğu açık.

Trump hızlı bir zafer bekliyordu. ABD ordusunun Venezuela Devlet Başkanı’nı ve eşini kaçırıp New York’ta hapsetmesini ve Caracas’ta uyumlu bir halef göreve getirmesini memnuniyetle izlemişti. Ona göre bu, önceki başkanların Irak ve Afganistan’da yürüttüğü bitmek bilmeyen savaşlardan çok daha iyi, ders kitabı niteliğinde bir rejim değişikliğiydi. Sırada İran vardı.

İki lider de neyin yanlış gittiğini sorguluyor olmalı. ABD dünyanın en güçlü ordusuna sahip. İsrail ise Orta Doğu’nun süper gücü.

Trump ve Netanyahu, yaptırımlar, kötü yönetim ve yolsuzluk nedeniyle ekonomik kriz yaşayan bir Tahran rejimi gördü.

İsrail, Gazze’de Hamas’a ve Lübnan’da Hizbullah’a ağır darbeler indirmişti. Bir diğer kilit müttefiki Beşar Esad Suriye’de iktidardan uzaklaştırılmış ve Moskova’ya kaçmıştı. Ocak ayında yönetim, kendisine karşı büyük gösterileri binlerce İran vatandaşını öldürerek bastırmıştı.

İslam Cumhuriyeti’nin dayanıklılığını, acımasızlığını ve stratejik becerisini küçümsediler. Dini liderini ve en yakın çevresini öldürmenin rejimin içeriden çöktürülmesine yol açacağını düşündüler.

Neredeyse 50 yıldır sürekli tehditlerle karşı karşıya kalmış, bir saldırıdan sağ çıkmak üzere kendini yapılandırmış ve ulusal güvenlik anlayışını dini ve ideolojik inançlarıyla desteklemiş bir yönetime karşı askeri gücün etkisini abarttılar.

ABD’nin müttefikleri olan Körfez petrol ülkeleri, ayrıca Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn gibi İsrail ile de ilişkileri olan ülkeler, ağır darbe aldı. Bu sadece petrokimyasallar gibi türev ürünlerden kaybedilen gelirle ilgili değil. Bu ülkeler geleceklerini, Körfez’de istikrar ve milyarlarca dolarlık bir iş ortamı yaratmaya bağlamıştı. Potansiyel yatırımcılar ve turistler, savaşın bu vizyonu bir hayale dönüştürdüğünü görüyor.

İran yönetimi, Hürmüz Boğazı’nı kapatarak ve Körfez’deki Arap komşularına saldırarak dünya ekonomisini kolayca sıkboğaz edebilmiş olmasını ve bununla birlikte hayatta kalmasını, ABD ve İsrail’e karşı uzun vadeli caydırıcılığa dönüştürebileceğine inanıyor.

İsrail ve ABD tarafından öldürülen eski İranlı liderlerin yerini alan isimler, varoluşsal bir mücadele olarak gördükleri bu süreçte çok daha fazla risk almaya istekli. Yalnızca sözlerin ABD ya da İsrail’den gelebilecek yeni saldırıları durdurmayacağını düşünüyorlar. Bunun yerine, İran’a yönelik yeni saldırıların acı verici sonuçları olacağını göstermek istiyorlar.

Stratejinin kilit unsurlarından biri, Lübnan’daki savaş ile Körfez’deki savaşı birbirine bağlamak. İran yönetiminin Trump’a verdiği mesaj, İsrail Lübnan’ı bombalamaya ve 1980’lerden bu yana İsrail’e karşı ileri savunma unsuru olarak desteklediği Hizbullah’ı yok etmeye çalışmaya devam ederse herhangi bir anlaşma umudu olamayacağıdır.

Trump, daha önce hatalı şekilde yaptığı gibi bir anlaşmanın yakın olduğunu öne sürerek İsrail’in Beyrut’a saldırı planlarını sınırlayarak, Lübnan’da olanlarla Körfez’de olanlar arasındaki bağlantıyı örtük olarak kabul ettiğini göstermiş oldu.

Pazartesi günü Netanyahu, bu bağlantıyı kabul etmeyeceğini söyledi. Bunun “tahammül edilemez ve tamamen kabul edilemez” olduğunu belirtti. Ancak sorunu şu ki Trump, Netanyahu’nun savaşın Tahran’daki İslam rejiminin çökertildiğini ilan edebileceği noktaya kadar sürmesi yönündeki kararlılığının önüne, kendi çıkarlarını ve savaşı sona erdirme isteğini koyacaktır.

Netanyahu planlanan Beyrut saldırısını iptal etti, ancak o günden bu yana İsrail ordusu, güney Lübnan’ı yoğun şekilde vurmaya devam etti.

Mart ayında Hürmüz Boğazı kapatıldığında, Haziran ayına kadar yeniden açılmaması hâlinde küresel ekonomik sonuçlar konusunda ciddi uyarılar yapılmıştı.

ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasına kadar açık olan bu hayati su yolu yalnızca kapalı olmakla kalmıyor. Olağanüstü diplomatik gelişmeler yaşanmadığı sürece, yakın zamanda yeniden açılması zor görünüyor.

Exit mobile version