Al Jazeera uzmanlara sordu: İran, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma paktından neden endişeli?

IMG_6947

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın Mekke’de imzaladığı savunma anlaşması İran’da şimdilik doğrudan bir tehdit olarak görülmüyor. Ancak uzmanlara göre paktın zamanla İran’a karşı koordineli baskı mekanizmasına dönüşme ihtimali Tahran’da kaygı yaratıyor

Suudi Arabistan ile Pakistan arasında daha önce imzalanan karşılıklı savunma anlaşmasının Türkiye’nin katılımıyla genişletilmesi, Ortadoğu’da yeni bir güvenlik mimarisinin şekillenmekte olduğuna ilişkin tartışmaları hızlandırdı.

Mekke’de cuma günü imzalanan anlaşmaya göre üç ülkeden herhangi birine yönelik dışarıdan gerçekleştirilecek silahlı saldırı, diğer iki ülkeye de yapılmış kabul edilecek.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ardından bölgedeki güvenlik dengeleri yeniden şekillenirken, Tahran’ın anlaşmaya ilk tepkisi ise görece temkinli oldu.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, anlaşmanın imzalanmasından kısa süre önce yaptığı paylaşımda doğrudan pakta değinmeden Müslüman ülkelerin birlik olması gerektiğini vurguladı. Arakçi, Müslümanların “kötü niyetli dış güçlere” karşı birlikte hareket edebileceğini belirtti.

İran: ABD’nin bölgedeki rolü azalıyor

Al Jazeera‘ya görüş veren İran Dışişleri Bakanlığı’ndan üst düzey bir yetkili ise anlaşmayı farklı bir çerçeveden değerlendirdi.

Bakanlığın parlamento ve hukuk işlerinden sorumlu genel müdürü Hossein Noushabadi, devlet bağlantılı ISNA’ya yaptığı açıklamada anlaşmanın İran açısından temel olarak ABD’nin bölgedeki doğrudan güvenlik rolünün gerilemesi bağlamında değerlendirildiğini söyledi.

Noushabadi, anlaşmanın Batı Asya ve Basra Körfezi’nde ABD’nin güvenlik hegemonyasının çözülmesinin başlangıcı olarak görülebileceğini savundu. İranlı yetkiliye göre uzun vadede bölge dışındaki güçlerin dayattığı güvenlik yapılarının yerini bölge ülkeleri arasındaki işbirliğine dayalı yeni bir düzen alabilir.

Johns Hopkins Üniversitesi’nden siyaset bilimci Vali Nasr da anlaşmanın şu aşamada Tahran için doğrudan bir tehdit oluşturduğunu düşünmüyor.

Nasr’a göre üçlü anlaşma, Ortadoğu’da “Amerika sonrası” ortaya çıkabilecek güvenlik düzeninin unsurlarından biri. Uzman, anlaşmanın aynı zamanda İran’a doğrudan meydan okumaktan ziyade ABD’nin desteklediği İbrahim Anlaşmaları’na karşı bölgesel bir denge oluşturma niteliği taşıdığını belirtiyor.

“Uzun vadede İran’a karşı baskıya dönüşebilir”

Bununla birlikte İran konusunda çalışan uzmanlar, anlaşmanın uzun vadeli sonuçlarının Tahran açısından daha önemli olabileceği görüşünde.

Clingendael Enstitüsü araştırmacısı Hamidreza Azizi’ye göre anlaşmanın zamanlaması kritik. Pakt, Suudi Arabistan’ın İran’la bağlantılı Husiler ve Irak’taki silahlı grupların saldırılarıyla karşı karşıya kaldığı ayların ardından geldi.

Azizi, Tahran’ın endişesinin yalnızca anlaşmanın Suudi Arabistan’ın caydırıcılığını güçlendirmesi olmadığını belirtiyor. Uzmanın değerlendirmesine göre anlaşma ileride Yemen ve Irak’ta İran’a yönelik koordineli baskının yanı sıra Türkiye ve Pakistan üzerinden ekonomik baskının da önünü açabilir.

Georgetown Üniversitesi Katar kampüsünden Mehran Kamrava ise anlaşmanın şu aşamada sembolik anlamının somut sonuçlarından daha ağır bastığını düşünüyor.

Kamrava’ya göre Türkiye ve Pakistan’ın, Suudi Arabistan’ın Yemen’deki savaşına doğrudan müdahil olması beklenmiyor. Bu nedenle anlaşmanın Riyad’ın güvenlik kaygılarına yönelik kapsamlı bir askeri taahhüt anlamına geldiğini söylemek için henüz erken.

İran’da anlaşmaya itiraz edenler de var

Tahran’da anlaşmaya yönelik değerlendirmeler tamamen olumlu değil.

İran’daki bazı muhafazakar milletvekilleri ve medya kuruluşları, üçlü yapının ileride İran’ın desteklediği bölgesel silahlı gruplardan oluşan “direniş cephesi”ne karşı kullanılabileceği uyarısında bulunuyor.

İran Parlamentosu Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu üyesi Ebrahim Azizi, Arap ülkelerinin güvenliğin dışarıdan ithal edilemeyeceğini anlamasının önemli olduğunu ancak anlaşmanın henüz net bir yol haritası ortaya koymadığını söyledi.

Azizi, yanlış hesaplamaların tarihsel bir hata olacağı uyarısında bulunarak bölgedeki dengenin korunması gerektiğini savundu.

Komisyonun bir diğer üyesi Ebrahim Rezaei ise Türkiye ve Pakistan’la imzalanan bir anlaşmanın Suudi Arabistan’a güvenlik sağlayamayacağını öne sürdü ve Riyad’ın geçmişte ABD’ye dayalı güvenlik politikasının da benzer şekilde sonuç vermediğini söyledi.

İran anlaşmaya katılabilir mi?

Uzmanlara göre Tahran’ın kısa vadede önceliği, anlaşmanın açık biçimde İran karşıtı bir ittifaka dönüşmesini engellemek olacak.

Clingendael Enstitüsü’nden Azizi, İran’ın bu nedenle üç ülkeyle ayrı ayrı ilişkilerini korumaya çalışacağını ve bölgesel güvenliğin bölge ülkeleri tarafından oluşturulması gerektiği yönündeki tezini sürdüreceğini belirtiyor.

Ancak pakt zamanla İran veya İran bağlantılı gruplara karşı bir güvenlik mekanizması olarak görülmeye başlanırsa Tahran’ın bölgesel güvenlik yapılanmalarının dışında kalma ihtimali artabilir.

Buna karşılık anlaşmanın gelecekte daha geniş bir bölgesel güvenlik mimarisine dönüşmesi halinde İran’ın da bu yapıya dahil olması ihtimalinin gündeme gelebileceği değerlendiriliyor. Ancak bunun için Hürmüz Boğazı ve bölge genelindeki saldırıların kalıcı biçimde sona ermesi gerekiyor.

Chatham House Orta Doğu ve Kuzey Afrika Programı Direktörü Sanam Vakil ise anlaşmanın Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye’yi hem kısa hem de uzun vadeli güvenlik kaygıları etrafında bir araya getirdiğini belirtiyor.

Vakil’e göre üç ülkenin daha yakın diplomatik ve savunma işbirliğine yönelmesinde ABD’nin güvenilirliğine ilişkin soru işaretleri, İsrail’in bölgesel politikaları ve İran’ın misillemeleri etkili oluyor.

Bu çerçevede Mekke anlaşması, şimdilik İran’a karşı kurulmuş açık bir ittifaktan çok, ABD’nin bölgedeki rolünün zayıfladığı bir dönemde bölge ülkelerinin kendi güvenlik düzenlerini oluşturma arayışının yeni bir adımı olarak değerlendiriliyor. Ancak anlaşmanın kapsamının zaman içinde nasıl şekilleneceği, İran’ın tutumunu da belirleyecek temel faktörlerden biri olacak.

Exit mobile version